24 Ocak 2010 Pazar

Bir yazılım projesinin başarısızlığı nasıl güvence altına alınır?

Benim kişisel tecrübelerimden, çevremden duyduklarımdan ve literatürden derlediğim kısa bir liste..

1. "Bug'ları sonra düzeltiriz, şimdi istenilen yeni işlevleri ekleyelim"
Sonuç: Üstünden zaman geçince unutulduğu için sonradan düzeltilmesi büyük zaman alan bug'larla uğraşmanın yanısıra yeni eklenen işlevlerden gelenlerle uğraşmanın doyumsuz keyfi.

2. "Hedeflerden gerideyiz, önümüzdeki ay herkes mesaiye kalacak"
Sonuç: Kötü kalitede, yorgun ve mutsuz yazılımcının intikamcı bir ruh haliyle yazdığı kodları içeren bir yazılım.

3. "Hedeflerden gerideyiz, yeni yazılımcıları ekibe katalım"
Sonuç: Daha da gecikme.

4. "Bu yeni versiyonda ilkinde eksik bıraktığımız ve kullanıcılara söz verdiğimiz herşey olacak"
Sonuç: Herşeyi yapmaya çalışan, hantal ve muhtemelen bir sürü özelliği yarım ya da kullanıcı dostu olmadığı için kullanılmayan maliyeti yüksek program.

5. "5 kişi 10 günde yaparsa, aynı seviyede 10 kişi aynı işi 5 günde yapar"
Sonuç: Yazılım projelerinde süre hesaplamasının doğrusal olmadığının idrakı.

6. "Toplantı zaman kaybıdır; müşteriyle masaya oturunca herşeyi isteyecektir. Kararları mümkün olduğunca onlara bırakmazsak hızlı yol alabiliriz"
Sonuç: Çöpe atılan proje.

7. "İyi programcının 1 günde yaptığı işi orta seviyedeki iki programcı da aynı sürede yapabilir"
Sonuç: Ekibi buna göre kurarsanız hedeflenen süreyi 5 ya da 10 ile çarpabilirsiniz.

8. "En iyi üniversitelerden yazılımcıları çalıştırıyoruz"
Sonuç: Diploma ve programlama yeteneği arasında böyle bir bağın olmadığının acı şekilde tecrübe edilmesi. Bu arada İngilizce seviyeleri diplomalarından önemlidir.

9. "Kaynak kontrol sistemi kullanmayı düşündük; ama henüz başlamadık"
Sonuç: Kaynağın kaybolan kısmının yeniden yazılması. Ekibin talihsizlik potansiyeline göre tamamının baştan yazılması da olasıdır.

10. "Test için ayrı personel çalıştırmıyoruz"
Sonuç: Bu mentalitedeki bir yönetimin ekibi de test yapmayı gereksiz bulacağı için yazılıma harcanan sürenin misli hata ayıklamaya harcanır. Hata ayıklamanın maliyeti de akıllı müşteriye yüklenilemez.

20 Ocak 2010 Çarşamba

ntv tarih'te kapak konusu babür şah..

NTV Tarih'in bu ayki sayısında kapakta Babür Şah var. Babür Şah, ülkemizde pek tanınmayan, ilgi gösterilmeyen bir hükümdar. Kapaktaki başlık hafiften klişe olsa da ("popüler tarih" ne de olsa) Babür'ü çok güzel anlatıyor: "En Çılgın Türk".

Emir Timur ve Cengiz Han'ın soyundan gelen bir "bozkır asilzadesi" olan Babür'ün ülkemizde tanınmamasının mazereti olmamalı; bize bıraktığı büyük bir miras var: Hindistan'da bir imparatorluğun kurucusu ve Türkçe'nin Çağatay lehçesiyle yazılmış, döneminin en önemli eserlerinden birisinin yazarı. Kanımca Kabalcı Yayınlarının çıkarttığı, Babür'ün kendi hayatını samimiyetle anlattığı Babürname'nin herkesin evinde olması gerekir.

Birilerinin daha bu önemli şahsı tanımalarına vesile olduğu için NTV Tarih'e teşekkürler..

19 Kasım 2009 Perşembe

İRAN'LA İLGİLİ YANIT ARADIĞIM SORULAR

İran'la ilgili kafamda pek çok soru var ve yanıtlara henüz çok uzağım. Yanıtları bilenler bana yardımcı olursa çok sevineceğim.


1. İran neden tarih boyu dünyada yerleşik değer ve egemen güçlere muhalif olmuştur? Neden böyle düşünüyorum:

a.Dünyanın ilk tek tanrılı din denemelerinden birisi, Mecusilik bu topraklarda gelişmiştir. Oysa yakın zamanlarda yakın bir coğrafyada tek tanrılı din girişimi başarılı olmuş ve yaygınlaşmıştır. İranlıların denemesi ise başarısız olmuştur ( yaygınlığı açısından ).
b. Ülke arap işgalleri ile islamla tanışmış ancak bu konudaki tercihini de muhalif olmaktan yana yapmıştır. O sıralarda egemen güç sunnilik olmasına karşın şiiliği tercih etmişlerdir.
c. Modern zamanlarda dünyanın süper gücüne ve egemen değerlerine sırtını dönmüştür. ABD ve batı düşmanlığı.


2. İran tarihinin zaman dilimleri nasıldır? Örneğin İran ilk çağı nerde başlar, nerde biter? İran ortaçağı hangi olayla başlar? Bu konuda kıt tarih bilgimle düşünmüş olmakla birlikte işin içinden çıkamadım. Persler döneminde diğer ülkelerin ortaçağlarında görülebilecek feodal güçlere benzer sosyal yapılar var. Ancak kırılmalar gerçekleşmiyor. Yakın çağ meşrutiyetle mi başlıyor yoksa Pehlevilerin yönetime gelmesi mi baz alınmalı? Yoksa islam devrimini mi tarihlendirmeli?


3. Ülkede hemen tüm tarih boyunca ulusal birlik neden kurulamamıştır? Oysa bu konuda ilk çaba çok öncelerde, Sasaniler zamanında deneniyor. Zaman içinde çeşitli girişimler yapılmış olmakla beraber günümüzde bile başarı sağlanamamıştır. Acaba bu mozaik bu yapı modern zamanlar sonrası ülkenin bir avantajı olabilir mi? Şunu söylemeye çalışıyorum, evinizde yıllar önce aldığınız bir bilgisayar varken zaman içindeki yeni modellere itibar etmiyosunuz ancak uzun bir zaman sonra en yeni modeli alıyorsunuz. Böylece diğer modellere yatırım yapmadan farklı bir teknolojik evreye geçiyorsunuz.

4. Acaba bu çok sayılı etnik yapı ülkenin tercihi mi? Persopelis'te görebileceğiniz duvar figürleri Anadolu ya da Ortadoğu'daki örnekler gibi av ve kahramanlık sahneleri değil, imparatorluğa bağlı kavimlerin imparatora sunmaya getirdikleri hediyeler üzerinedir. İmparator hediye alır ve dağıtır. Persopelis'in giriş kapısının adı bile "Uluslar Kapısı"dır. Yine İran'ın tek tanrılı din önerisi Mecusilik de ırk özelliğine dayanmamaktadır.

5. Belirttiğim çok sayılı etnik yapı, farklı kültürler neden zengin bir mutfağın gelişmesiyle sonuçlanmamıştır? Oysa mutfak kültürünün gelişmesi için gerek şart olan imparatorluk deneyimi de yaşanmıştır. Diğer yanda bitki ve hayvan tür çeşitliliği de ( Anadolu kadar olmasa da ) mevcuttur.

6. Belki de bu çoklu yapıya uygun olarak merkezi güce karşı olan bir direniş söz konusudur. Örneğin Abbasi Halifesi ve islama karşı Hürremi ayaklanmaları, Kavad'ın getirmeye çalıştığı dine karşı aristokratların birleşmesi...Merkezi güç sürekli çevre güçleri tasfiye etmeye çalışmış ancak bunda başarılı olamamıştır. Pazaris'lerin Pehlevi ile mücadelesi de bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu kadar merkezkaç güç varken neden "birey" gelişmemiştir?Yüzyıllara varan istilalar çok büyük bir ruhsal yıkım mı bırakmıştır?

7. Ülkenin askerlik tarihine geçen orduları varken denizcilik neden gelişmemiştir? Kara bağlantılarının yeterli olması ve denizaşırı sömürge isteği/ gücü olmaması bu sorunun yanıtı mıdır? Zengin bir piyade ve süvari sınıfı varken askeri teknoloji neden ilk çağ sonrası geliştirilememiştir?İran neden bir barut imparatorluğu olamamıştır?

8. İkta sisteminin bu topraklar kökenli olması merkezkaç güçlerin fazlalığından mı kaynaklanmaktadır?

9. Ülkede ciddi bir Hint etkisi gözledim. Acaba Ganj Vadisi'ne kaymadan önce İndus Vadisi uygarlığı bu topraklara egemen miydi?Ters yönde Sümer-Babil etkisi ne kadardır ve bu iki temel kültür nasıl emilmiştir?

10. Perslerin ilk dönemleri haricinde ülke, batıya her kafa tutuşunda ciddi dayak yemiştir. Makedonlar, Arap, Osmanlı yenilgileri....Neden?

İRAN NOTLARI -VII-

TAHRAN'DA GÖRÜLMESİ ÖNERİLEN YERLER

1. TUĞRUL KULESİ (TUĞRUL BEY'İN TÜRBESİ)
İran bundan yaklaşık bin yıl önce Selçuklular'ın hakimiyetine girdi. Bu onur Tuğrul Bey ve askerlerine aittir. Zamanında atalarınızın at koşturduğu yerlere gezdiğinizde itiraf etmeliyim ki müthiş etkileniyorsunuz. Bu etkinin doruğa çıktığı yer ise Tuğrul Bey'in türbesi oldu.
Burası Tahran'ın güneyinde. Çok eskiden Rey Şehri burda imiş. Ancak Tahran zamanla büyüyerek burayı kendine katmış. Şu an kentin en güney mahallesi diyebiliriz. Mutlaka metro ile gitmenizi öneririz. Metrodan sonra kısa bir taksi yolculuğu gerekiyor.



Burası aslında bizim görmeye alışık olduğumuz tarzda bir türbe değil. Bir rastahane daha çok. Astronomiye çok meraklı olduğu rivayet edilen Tuğrul Bey yaptırmış burayı. İçi boş silindirik bir yapı. Alt tarafında iki açık giriş kapısı var. Yukarı baktığınızda gökyüzünü görüyorsunuz. Yapının gökyüzünü gözlemek için inşa edildiği çok açık. Üstelik -yine rivayete göre- güneş saati olarak da kullanılabiliyormuş. İç kısımda süper bir akustik var. Elinizi çırptığınızda ekosunu dinliyorsunuz.

Burasının bakımı için bir Irak savaşı gazisi görevlendirilmiş. Çok sevecen birisi. Bize bahçeden topladığı dut ve güllerden ikram etti. Yapının çok güzel bir bahçesi var. Dut ve incir ağaçları ile çeşitli güller hemen dikkat çekiyor. Hatta Murat"tam bir Türk bahçesi olmuş burası" dedi ve beni Türk bahçesi nasıl olmalıdır sorunsalı ile başbaşa bıraktı....
Yapının kuzey kapısının bir ucunda Tuğrul Bey diğer ucunda ise Kutalmış'ın yattığını söylüyorlar...Allah ruhlarını şad etsin...

2. ULUSAL MÜCEVHARAT MÜZESİ

Doğu toplumları hep aşırı merkeziyetçi olagelmiştir. Bu nedenle servet birikimi yurttaşlarda değil devletin tüzel kişiliğini temsil eden yöneticide olmuştur. Hatta yurttaşların servet birikimlerinde olası artışlar müsadere yöntemleri ile halledilmiştir. Bizde de öyle değil midir: sivil mimari ancak 20.yy'da gelişme göstermiştir, devletin zenginliği Topkapı'da hazine dairesi gezildiğinde rahatça görülecektir.

Aynı coğrafyanın, benzer kültürün bir başka devleti olarak İran da farklı değil. Fark sahip olunan mücevheratların hacminde. İnanın, müzeyi gezdikten sonra "olmaz böyle şey "diyorsunuz.

Müze şu an İran Merkez Bankası'nın kasa dairesinde bir bölümde sergileniyor. Gerçekten kasa dairesine giriyorsunuz. Kocaman kapılar, alarmalr...Hafta içi 14-16 saatleri arası açık.

Kolleksiyona değer biçilemiyor. Mümkün değil. En gözde parça "Darya-i nur" (ışık denizi). Dünyanın en büyük pembe elması. Bu az bulunur renkteki elmasın büyüklüğü yaklaşık 182 karat. Elmasın içinde bulunduğu çerçevede 457 elmas ve 4 yakut parçası var.

Kolleksiyonda her birinin değişik öyküsü olan yüzlerce parça var. Bazılarından örnek vermek gerekirse şu parçaları sayabiliriz: Pehlevi tacı,güneş tahtı, incili kuşlu üç broş,Abbas Mirza'nın şapkası,Nadir'in tahtı.

Benzeri pek görülemeyeceği için müzeyi mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

3. DERBENT

Tahran gelir dağılımı açısından dünyaya benziyor: kuzey zengin güney fakir. İşte bu zengin kuzeyde tam da dağın alt ucunda şelalaerin aktığı, sulak, etrafta bir çok kebabçının olduğu bir çeşit mesire yeri var. Tahran'da pek çok park var ancak burası biraz daha değişik. Üstelik serin.

Kebabçılar standart. beğendiğiniz bir tanesine girin. Mönüler aynı gibi. Sadece kebapçıların manzaraları değişik.

Değişik bir Tahran akşamı için önerilir...














08 Kasım 2009 Pazar

İRAN NOTLARI-VI-





BADGİR

















İran'da iki tane büyük çöl var. Yezd bunlardan birine çok yakın. Serinlemek için çeşitli yollar bulmuşlar. Evlerini kerpiçten yapmışlar. Eski Yezd'de bütün evler kerpiç ve mahallerde dolaşırken kendinizi benzersiz bir yerde buluyorsunuz. Ülkemizde kısmen Harran'da bu hisse kapılabilirsiniz.


Aşırı sıcak nedeniyle evlerin havalandırması çok önem kazanmış. İşte Badgir bu insanların keşfi olan bir havalandırma sisteminin adı. Yukarıdaki fotoğraflarda badgir sisteminin rüzgar yakalayıcısı diyebileceğimiz evlerin çatılarında bulunan bacaları görüyorsunuz. Evlerin bodrum katlarında ise su kanalları var. Suyu bir şekilde bütün şehrin altından dolaştırıyorlar. Zaten Şiraz'dan Yezd'e gelirken de yol boyunca üstü örtülü su kanallarını ( kanat sistemi diyorlar )görüyorsunuz. İşte bu bacalardan içeri çekilen rüzgar havalandırma kanalları ile bodrum katlarındaki su kanallarına kadar taşınıyor. Suyla temas eden hava soğuyor ve yine sistem sayesinde evin içinde soğutulmuş hava gezdiriliyor. İyi fikir...



Yezd'deki evlerin mimarisi de iklim düşünülerek geliştirilmiş. Eski kentteki bütün evlerin, fotoğrafta da görebileceğiniz gibi bahçeleri ve havuzları var. Buralardaki bütün otellerin çok otantik olduğunu söylemeliyim. Bu otellerde kalmanızı özellikle öneririm.
Yezd Şehri kerpiç evleri, nispeten modern dünyanın gerisinde kalmış ambiyansı ile gezilmeyi hakediyor...

İRAN NOTLARI-V-






ATEŞKADELER VE SESSİZLİK KULELERİ

İran çok kadim bir ülke. Ülkenin dini geçmişi de çok çetrefilli ve renkli. Yıllarca kitaplarda okuduğumuz Mecusileri de bu ülkede tanıma imkanı bulduk. Öncelikle kimin uydurduğunu bilmediğim bir yanlış kabullenmeyi düzelteyim: bu insanlar ateşe tapmıyor. Evet ateş onlar için mutlak saflığı temsil ettiği için çok önemli. Bu nedenle ateşkade adını verdikleri ibadet yerlerinde sürekli yanan bir ateş var. Hatta Yezd ateşkadesindeki ateşin hiç sönmemiş olduğu söyleniyor (Bu ateşte yanan oduları bile özel olarak seçerlermiş. ).

Üstteki fotoğrafta Yezd ateşkadesini görüyorsunuz. Mimari olarak çok önemli bir bina olmasa da Yezd kenti ve sürekliliği nedeniyle bu tapınak mecusiler için çok önemliymiş...Mecusi olmadığımız için binanın ibadet bölümüne girmemize izin verilmedi. Sadece sürekli yana ateşi görebildik...


Mecusiler, inanışları gereği toprağı kirletmek istemedikleri için ölülerini gömmezlermiş. Naaşları şehrin dışında yüksekçe bir tepeye yaptıkları kulelere bırakırlarmış. Leş yiyiciler ölü bedenleri tüketirlermiş. İşte İran gezisinde en çok merak ettiğimiz bu kulleri de Yezd'de görebildik.



1960'larda (sanırım) hijyen gerekçeleriyle sessizlik kulelerinin kullanımı yasaklanmış. Bunun üzerine Mecusiler içi beton olan mezarlıkları kullanmaya başlamışlar. Bu tip bir mezarlığı Yezd sesszilik kulelerine giderken görüyorsunuz.

Yezd'deki sessizlik kuleleri çok özgün ve en ünlü olanları. Ancak İsfahan'daki sessizlik kulesinin de çok etkileyici bir ambiyansının olduğunu belirtmeliyim.

Turistlerin çok ilgisini çektiği için sessizlik kuleleri çok ilgi görüyor. Ancak bu alanların dini bir mekan olması nedeniyle Mecusilerin bu trafikten hoşlandıklarını söyleyemeyiz. Belki de adından olacak bu kuleri ve diğer yapılarını sessiz -ıssız- bırakmamızı istiyorlar...



İRAN NOTLARI-IV-

ZURKHANE ( Kuvvet evi)


İran'da şahit olduğumuz en ilginç kurumlardan biri Zurkhane idi. Yezd'de, şehrin merkezinde bir ara sokakta küçük binada "kahramanların sporu" varzesh-e pahlavini'yi seyrettik. Sokak girişinin bir kat altında yuvarlak bir seyir alanı ve seyircilerden yarım kat daha aşağıda yine yuvarlak bir "ring" de önce ısınan sonra idmanlarını yapan pehlivanları izledik.

İsteyen herkes bilet alarak idmanı izleyebiliyor. Girişe yakın bir noktada seyircilerden daha yüksekte bir "loca"da 15-16 yaşlarında bir çocuk, elinde bir çeşit darbuka ile hem şarkı ( ilahi olma olasılığı da var) söylüyor hem de pehlivanlara idmanın aşamalarını belirtiyordu. Söylenen şarkıların dini içerikli olduğu kadar eski kahramanlık öykülerinden harmanlandığını düşünüyorum.
Pehlivanlar kıspete benzer süslü bir alt ve üste takımlarının formları diyebilceğimiz t-shirt giyiyorlardı. Isınma hareketlerinden önce pehlivanların çoğu namaz kıldı.


İdman her iki ucunda küçük yükseltiler olan tahta barların kullanılması ile başladı. Bu barlar yere konarak her iki ucundan tutuldu ve şinav çekildi. Bizim bildiğimiz şinavlardan farkı elindeki darbuka ile şarkı söyleyen çocuğun belirlediği ritme uygun olmasıydı. Çocuk bazen ritmi arttırıyor, böylece pehlivanlar hızla şınav çekiyor sonra da aniden ritm düşürülüyor, hatta duruluyordu. Durma anlarında pehlivanlar ellerinin üzerinde bekliyordu.



Şınavdan sonra kıdeme göre ağırlık ve boyları değişen labutlar kullanıldı. Havaya atılan labutların tutulması, bedenlerin etrafında ritmik bir şekilde çevrilmesi....Sonlara doğru pehlivanlar kıdem sırasında mevlevilerin dönmesine benzer ancak çok daha hızlı olan bir dans yaptılar. Kıdemli pehlivanlar dengeleri ve dönüşlerindeki kıvraklıkla hemen kendilerini belli ediyordu.

İdman sırasında salona eski üstadlar da geldi. O anlarda darbukacı çocuk müziği keserek içeri geleni salondakilere takdim etti. Bu üstadlara herkes selam verdi ve salonda öenmli bir yere oturtuldular.İdmanın bazı aşamalarında hareketlere başlamak için en kıdemli pehlivan üstadlardan icazet istedi.

İdman tam bir saat sürdü. Bütün idmanı çok törensel bulduğumu ve etkilendiğimi söylemeliyim. Köklerinin Rüstem'in kahramanlık öykülerine kadar gittiğini düşündüğüm ve zaman içinde kahramanlık ögelerine dini ögelerin de katıldığını sandığım bu spor dalını tüm İran'da yapan ancak 2-3 takım kaldığını üzülerek öğrendim. Yolu düşenlere mutlaka öneririm.
Aşağıdaki fotoğrafta 20.yy başlarında Şiraz'da gösteri yapan bir grup pehlivan görülüyor. Pazuların üzerinde iki insan olması inanılır gibi değil!!!